benim kısaca l’o du mo diye andığım, pek sevdiğim, blog sahibi olalı beri mutlak surette roll ettiğim loriginedumonde‘un dün cumhuriyet’in bugünse radikal’in kitap eklerinde, deyim yerindeyse çarşaf çarşaf ilanları var. sevgili arkadaşım zeynep erekli’nin konuyla ilgili bilgisi olabilir sandım ama o da benim gibi şaşkın ve durumdan bihaberdi.

ilan metni de şöyle:
“Burada umutsuz bir ev kadınıyla fettan bir kaltak yazıyor / ikisi de aynı kişi.”

şimdilik, “hayırlı olsun”dan başka bir şey söylemek, kendi adıma, mümkün gözükmüyor.

Marguerite Yourcenar
Doğu Öyküleri
Çeviren: Hür Yumer
Helikopter Yayınları

Bir önceki sayıda Nootesboom’un Japonya’da geçen “Moluskei!”sini tanıtmış ve sözü, Japonya meselesiyle biraz daha haşır neşir olmak isteyenlere, Pera Müzesi’nde Akira Kurosava sergisine uğramalarını salık vererek noktalamıştık. Bu kez de, aynı müzenin adını anıp açılışı yapabiliriz: Geçtiğimiz yılın sonlarına doğru posta kutusuna düşen bir davetiyede, Pera Müzesi’nde Helikopter’in uçması şerefine düzenlenen geceye çağrılı olduğumuzu gördük. “Helikopter’in uçması”ndan kasıt, yayın dünyasına üç güzel kitapla şık bir giriş yapmış olan Helikopter Yayınları’ydı. Read the rest of this entry »

Cees Nooteboom
Mokusei!
Çeviren: Şemsa Yeğin
Sel Yayıncılık

Yılbaşının hemen ertesinde, 2009’un raflarda kendine yer bulan ilk kitaplarına bir bakış atmak için İstanbul’un kitabevlerine doğru uzandık. Gel gör ki, sanki yayıncıların yılbaşı partileri upuzun sürmüş, editörler kimbilir hangi köşede sızıp tatlı bir hülyaya dalmış, kitaplar basılamamış, yeni çıkanlar rafları tenha kalmıştı. (Bir keresinde, büyük yayınevlerimizden birinin genel yayın yönetmeni, bir gazete röportajında, “yazı-çizi işleriyle uğraşanlar ve entelektüeller az sevişir ama öz sevişir” demişti. Partilerin uzama nedeni bu olabilir belki.) Hatta her daim tıklım tıkışık olan Pandora’nın yeni çıkanlar bölümünde, kitapları o kadar açık ara dizmişlerdi ki, bir an için “aman tanrım, yoksa bizim ülkemizde çok mu az kitap basılıyor” diye derde düşüp ürkmek, sonrasında da baş ağrısı çekmek işten bile değildi. (Yakın zamanda San Fransisko’dan hediye olarak gelen bir homeopatik ilacım var, adı “kali phosphoricum” ve üstünde “entelektüel yorgunluğa bağlı baş ağrıları için” yazıyor. Bu yüzden bölye şeylerden korkmuyorum.)

Her neyse… Ocak’ın ikinci yarısında bu tıkanıklık açıldı, kitabevleri yeni kitaplarla doldu. Yeni yıl bize yeni bir Cees Nooteboom kitabı getirdi: Mokusei!. Nooteboom’u şurdan tanıyoruz: Öncelikle 2007 yılında Türkiye’ye gelmiş, Enis Batur’la ortaklaşa bir konuşma yapmıştı (Belediye’ye bağlı Kültür Sanat A.Ş’nin en yararlı işlerinden olan “Arzın Merkezinde Buluşmalar” etkinliği çerçevesinde). Bunun yanı sıra Türkçe’de üç metni daha bulunuyor Hollandalı yazarın: “Ritüeller” (Can), “İşte Şu Hikaye” (Can) romanları ve “Gezginin Oteli” (Sel) başlıklı gezi yazılarını topladığı kitap… Read the rest of this entry »

işte baş işte gövde işte kanatlar

bine kadar say, sonra geri say. olana kadar, böyle devam et.

E. Sevgi Özdamar
Haliçli Köprü
Çeviren: İlknur Özdemir
Turkuvaz Yayın

E. Sevgi Özdamar’ın biyografisini yoklayınca Almanya macerası baskın bir biçimde kendini gösteriyor. Zaten ortamlarda, arkadaşlar arası konuşmalarda, “Haliçli Köprü’yü okudun mu” ya da “Sevgi Özdamar’ı biliyor musun” gibi sorular sorulduğunda, duyulma olasılığı en yüksek ilk cevap cümlesi “Hmm, şu Almanca yazan Türk yazarı söylüyorsun” oluyor. Daha küçük bir kalabalık, onu Ece Ayhan’ın tedavisi sırasında Zürih’te geçirdiği refakat günlerinden ve bu günlerin anlatıldığı Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur (YKY, 2007) kitabından biliyor. (Hatırlatmak gerekirse: Ece Ayhan, bildik “kötücüllüğüyle”, E. Sevgi Özdamar’ı tedavisi için toplanan paraları cukka yapmakla itham etmişti. Haliçli Köprü’nün yazarı o günlüklerde bu suçlamanın tamamen Ece Ayhan’ın bir kurmacası olduğunu aktarır. Kaldı ki, Emine adını yazara Ece Ayhan’ın verdiği söylenegelmiştir. Sevgi Özdamar’ın bu ismi “E.” şeklinde bir kısaltma olarak kullanması, belki de kalp kırıklığındandır.) Read the rest of this entry »

(karga mecmua için yazmış ve yapmıştım)

(karga mecmua için yazmış ve yapmıştım.)

(karga mecmua için yazmıştım)

Görünen köye, yine de kılavuz: Bu kısa yazı elbette liste halinde yazılabilirdi, ama öyle olmadı. Oysa Infante, “Bir Listeci İçini Döküyor” başlıklı eşsiz anlatısını alt alta sıralanmış satırlarla açar (bir listecinin içinin yağlarını eriten o metin, halen 80’lerde basılmış bir Dünya Edebiyatı Antolojisi’nden başka bir yer bulamamıştır kendine, Türkçe’de). İki tür listeleme bağımlılığı vardır sanki: Biri, Infante’nin anlattığı gibi, sonunda hemen her şeyi listelemeye dönüşen bir bağımlılık; diğer tarafta ise, belli başlı konularda listeler döktüren bağımlılar durur. İkincilerin gözde başlıkları ve bu başlıklar altında uzun ince işlenmiş metincikleri vardır.

En basitinden, “Yapılacak İşler”, “Alışveriş”, “Partiye Çağırılacaklar” diye başlar başlıklar. Gitgide “Okunacak Kitaplar”, “Görülmüş Şehirler”, “Aylık Ödemeler” eklenir listeler listesine. “İstanbul’da Gittiğim Lokantalar”, “İçinde ‘Mavi’ Geçen Şarkılar”, “Kuvveden Fiile En Zor Geçenler”e geçildiğinde bahçenin yolları çatallanmış demektir.

Her bağımlı, bağımlı olduğu şeye dair ya da o şeyin dolaylarından, tuhaf inançlar, belki hurafeler büyütüp yetiştirir: Benim gözümde iyi yazarların hepsi birer iyi listecidir. Perec’in gizli veya açık listelerini okumanın zevki bambaşkadır (kaldı ki, Oulipo’yu isteyen Deneysel Edebiyat İşliği diye adlandırsın, benim gözümde Kendinden Geçen Listeciler Kulübü’dür.) Calvino’dan Cortazar’a, Enis Batur’dan Richard Brautigan’a, Benjamin’den Salah Birsel’e savımı doğrulayıp güçlendiren yazarların listesini epey bir uzatabilirim.

Bazı listeler özel durumlar doğurur: Yapılacaklar Listesi’ne yazılmış olup yapılmamış olanların sayısı fazlaysa üzülüp, hüzünlenenler çıkar, başarısızlık hanesinin kabardığını varsayarlar. Oysa gerçek listeciye bu tür değerlendirme raporları vız gelir. Yola çıkıp nereye gittiğini unutanlar ve esas maceranın (ya da mecranın) yol olduğuna inanlarınki gibi bir ruh hali içindedir onlar. Üstelik listeyi temize çekmek, başlı başına bir ödül değil midir?

Bir tek içimdeki listeci haz alsın diye bahis oynadığım olur, upuzun bir maç listesinden kupona yazılacaklar kalıncaya dek alt alta dizdiğim satırların, üstü çizilmiş seçeneklerin kağıt üstündeki girift görüntüsü, kazanılacak paradan daha fazla haz verir. Listenin kendi iç mantığı ya da geometri ve matematik peşi sıra gidilerek seçilmiş tuhaf dizilimler nedeniyle çoğu zaman para filan da kazanamam zaten.

Listeleme bağımlılığı olanların, kenarından köşesinden, kütüphane raflarını, çalışma masalarını, mutfak dolaplarını ve dizmek eylemini kaldırabilecek her alanı, ikide birde derleyip toplama, yeniden düzenleme bağımlılıkları da olsa gerektir – hafif puslu bir havada ilerlediğimiz köye doğru, içimdeki kılavuzun söylediği bu.

Öylesi bir kadrolaşma neticesinde, Altan ailesinin kalesi ya da evlerinin salonu gibilerinden de anılan Alkım (halbuki Asya yakasının Cağaloğlu’na, Taksim’e bir isyanı, bir başkaldırısı gibi de anılabilirdi), gazetecilik, kitabevicilik ve 1 YTL’lik dergicilik alanlarında Kadıköy merkezli aktif-faallik içinde, nicedir.

1 YTL’lik dergicilik durumunu iki maddede inceleyebiliriz: a) k, b) f. İlki edebiyat, ikincisi futbol içeriğiyle neşrolunan haftalık harflerden k, iddialı bir sloganla bu ortamlara girmiş, kimimizi güldürmüş, kimimizi ürkütmüştü: “Size yalan söylediler, edebiyat eğlencelidir.” – Vay vay vay, diyesimiş gelmiş, sonra geçip gitmişti.

Resimdeki duvar, kendi iddialarına göre, Avrupa’nın en büyük kitabevinin, yani Alkım’ın duvarı. Kadıköy gençliği, halkımla adeta dalga geçen Alkım’la dalga geçmiş, makara yapmış, saraka sarmış. Hatırlayalım, aynı gençlik, son bienal şehre geldiğinde, semtin sokaklarını “İstanbul bienale mezar olacak” yazısıyla şenlendirmişti. Elleri dert görmesin, boyaları hiç bitmesin.

(karga mecmua için yazmıştım)

19 Ocak 2008, Agos gazetesinin önü, Hafriyat ve İnönü Stadı
(ya da aslında “Don’t Complain”)

Agos’un önünde Şişli Belediyesi’nin bir propaganda minibüsü duruyor. Üstünde belediyenin hizmetlerini öven şık şıkıdım bir slogan yazıyor. Bu minibüsün tepesinden, kısa anma programının akışına dair anonslar yapılıyor, arada biri duduk çalıyor. Bazı gruplar, bıkkınlık veren bir biçimde slogan atıyor. Aynı ritm, aynı jestler, aynı sözler. Gün gibi açık: İnanç yok sesinizde. Çünkü hiçbir yaratıcılık, dinamizm, değişim yok. Özü doğru da olsa, ses olup ağzınızdan çıkan söz, Hrant’ın hakikat anlatıcılığının kıyısına bile yaklaşamıyor.

Bu hantallığınız yüzünden katiller hesap vermemekte bu denli cesur olabiliyor. Üniformalı ve üniformasız devletlilerin ihmale bunca meyilli oluşlarında hatrı sayılır bir payınız var. Mitingden mitinge yaptığınız reklamlar, karşı durduğunuz sistemin ürettiği reklamlar kadar kuru ve yapay. Sarsacak, dönüştürecek, değiştirecek, hele ki devirecek bir şey yapmıyorsunuz. Diğer tarafta, Hrant Dink’in arkadaşlarına adına konuşan Oral Çalışlar, maalesef yine, Hrant’ın hakikat anlatıcılığına pek yaklaşamıyor.

Sözün hasını söylemek, akılda ve yürekte bir titreşim yeşertmek, tıpkı bir yıl önce olduğu gibi, en acılı insana, Rakel Dink’e düşüyor. Sonra kalabalık dağılıyor. Yine Taksim’den geçip Karaköy’e iniyoruz. “19 Ocak Kolektifi”, Hafriyat’ın mekanında “Münferit” sergisini açıyor. Dört duvarda, Türkiye’nin siyasi cinayetlerinden kapkara bir yekün, incecik bağlarla birbirine bağlanıyor. Dört duvarın ortasında konuşlanmış, benim de dahil olduğum tanıdık bir insan güruhu, selamlaşıyor, gülüyor, konuşuyoruz. Yakınlarda, gitmezden önce, Hüseyin Alptekin’in Vasıf Kortun’la konuşurken söylediği gibi, “kendi içinde ensest hale gelmiş entelektüel ve mutlu azınlık” gibi duran bizler… yani bu sergi açılışının kalabalığı, Hrant’ın hakikat anlatıcılığına tam yaklaşamıyor.

İnönü Stadı’nın yolunu tutuyoruz, Çarşı, kendi dahil her şeye karşı ama, “bir yıl önce tam da bugün”e tek bir gönderme yapmıyor, iki santim pankart açmıyor.

Oralardaydık, gördük: Bugün hakikat adına pek de bir şey şey olmuyor.

« Older entries